
"Babel" filmi üzerine yazılacak çok şey var ama öncesinde biraz olsun oralar nasılmış Can Dündar' ın kaleminden okuyalım...
Sahra Çölü'nde bir bayram
Geçen bayram, Atlas dağlarından geçip palmiye ormanlarına uzandım,
taş çölünden Sahra'ya vardım. Ruh kovan pencereleri, miskin kobraları,
çöl güllerini ve bülbüllerini gördüm. Bir "hayal"di gölgem, o hayalin
peşine düştüm
Hollywood'un lanetli ülkesi Fas... Bowles "Çölde Çay"da insan ruhunun
ıssızlığını anlatmak için Sahra Çölü'nü seçmişti; tabii romanı filme
çeken Bertolucci de... Meksikalı yönetmen İnarritu da yeni filmi
"Babil"i Fas'ta çekti. Filmi görenler Fas'a bir daha zor giderler. Ama
film bende ters tepki yaptı.
Yılbaşında harika bir ekiple Sahra yoluna koyuldum. Tam da "Babil"in
çekildiği kasabadan geçtim; tembel yılanların, çöl güllerinin, fosil
satıcılarının arasından, Atlas Dağları'na çıktım, taş çöllerinden,
palmiye ormanlarından geçip Sahra'ya ulaştım.
Kentten uzaklaştıkça kendime yaklaştım.
MARAKEŞ
Kırmızı şehirde...
Fas Türkiye'ye sadece 3,5 saatlik mesafede ve kışın 21 derece...
Akdeniz güneşi tatlı tatlı ısıtıyor bedeninizi... Ama uzaktan Atlas dağlarının karı görünüyor.
Her kentin bir rengi var burada...
Deniz kenarındaki Agadir beyaz; Marakeş ise kırmızı... Toprak bazen
pembeye, bazen gül kurusuna çalıyor. Bunun nedeni topraktaki demirin
oksitlenmesi; ama bu kırmızılığın asırlarca burada dökülen kanlardan
miras kaldığına inanan da çok.
Toprağın rengi toprak evlerin de rengi olmuş; başka renk yasak... Yol boylarında narenciye ağaçları coşmuş.
Medina çarşısı bayram durgunluğunda... Cemaa el-Fna meydanı da öyle...
Izgaradaki kurbanlıkların dumanının ardından yılan oynatıcıların davul
zurna sesleri geliyor. Gün boyu turistlere kolye olmaktan solucanlaşmış
yılanlar, zurnaya boyun uzatmaktan bitap düşmüş kobralar ve Berberi
satıcılarla tam bir ortaçağ manzarası...
Ülkenin her köşesinde aynı fotoğrafı asılı duran Fas Kralı Muhammed
televizyonda canlı yayınlanan bitmek bilmez bir seremonide, bayram
kutlamalarına gelenlere elini öptürüyor.
Sadece Marakeş'te kalırsanız buranın hali vakti yerinde bir eski
Fransız sömürgesi olduğunu sanabilirsiniz. Çünkü turistler için
olağanüstü bir dekor yaratılmış. Oteller güzel, yemekler leziz, trafik
yok, alışveriş çok.
Bir zamanlar "uçmaya" gelen hippilerin diyarı, şimdi Avrupa jet-setini ağırlıyor.
Kartvizitinde "Fas direktörü" yazan Necati Ünlü, sadece turizm şirketi
Marmara'nın değil, tüm Fas'ın direktörü gibi muamele görüyor;
girdiğimiz her mekanın kapıları ona ardınca açılıyor.
İşte Bill Gates'in hafta sonları tenis oynadığı 40 odalı Amanjena
oteli. Geceliği 2 bin dolar. İşte Brad Pitt-Angelina Jolie çiftinin
villası. İşte Marsilyalı bir Ermeninin işlettiği lüks kulüp Jad Mahal.
İçeride Tina Turner gırtlaklı bir genç kız rock şarkıları söylüyor;
sonra geceyarısı sahne alan bir Brezilya revüsü, sambayla Kuzey Afrika
ortamına Latin rüzgarları serpiştiriyor.
Bayram nedeniyle Faslılara alkol yasağı var; dayanamayanlar turistlerden aracılık rica ediyorlar.
Ama bütün bunlar Marakeş'in sadece dekoru... Geceyarısı klüpten çıkıp
birkaç kilometre ötede (bizdeki işkembeciye karşılık gelen) bir
fasulyeciye uğramanız tavsiye olunur. Ahşap taslarda ekmek banarak
yenen fasulyeden artanlara konabilmek için kenarda bekleyenler, sizi
Marakeş'in öbür yüzüyle tanıştıracak.
Kral'ın lüks sarayları ile gece fasulye artıklarıyla beslenenler
arasındaki uçurum sizi kasıyorsa Marakeş'i terk edip kıtanın içlerine,
çöle, Cezayir'e doğru uzanmanızı tavsiye ederim.
Biz öyle yaptık. Bir minibüsle Berberiler diyarına direksiyon kırıp gerçek Fas'ı keşfe çıktık.
Babil'in tapınağında...
Yol, kobra gibi kıvranarak tırmanıyor 2250 metrelik Atlas Dağları'na...
İki yanımız kaktüs ağaçları...
Yol boyu Atlas'ın zirvelerinden koparılmış volkanik taşlar satan Berberiler...
Romalılardan kendilerinden olmayan yerli Kuzey Afrikalılara "barbar"
dermiş. İsmini oradan alan Berberiler 14 asırdır Araplarla beraberler,
ama hala kukuletalı uzun giysileri, "be"si "re"si bol dilleri,
dikdörtgen minareli camileri ile Araplardan ayrılıyorlar.
Yoksul köylerden geçiyoruz.
Köylerde toprak rengi dar sokaklar...
Sokaklarda içe dönük insanlar gibi penceresiz evler; dışarıdan bakınca duvar; içeride geniş avlulu sereserpe bir yaşam var.
Gözsüz evlerinden dolayı "Kör mimari" denilen bu yapılaşmanın nedeni,
mekanı yazın çöl sıcağından, kum fırtınalarından korumak...
Tek tük pencereler beyaz boyayla çerçevelenmiş; ev sakinlerini kötü ruhlardan korumak için...
Babil'in anavatanı
Fas, yapay kabuğunu deldikçe bir kuartz taşı gibi içini açıyor bize; gerçek ışıltısını, kültürel zenginliğini ortaya seriyor.
Berberi köylerinden geçiyoruz. Başımızdaki "Rezza" denen poşular bizi
önce kızgın güneşten, sonra karlı dağ zirvelerinin soğuğundan koruyor.
Tazarin köyündeyiz. Burası "Babil" filminin çekildiği köy... Çöl
yakın... Kasaba meydanı hareketli; kadınsız çarşıda koyun derileri
satılıyor.
Bana Arapça "Can"a karşılık gelen "Fuad" ismini takan, Dilek'e ise
"Temenni" diye seslenen mihmandarımız Raşid, filmi görmemiş henüz...
Ama Brad Pitt'in film için bir koruma ordusuyla geldiğini anlatıyor;
oysa çevrede kendisini tanıyan kimse çıkmamış; o yüzden rahat
çalışmışlar.
İnnaritu Faslı oyuncuları "fazla bakımlı ve düzgün" bulunca filmde
kasaba halkını oynatmış. Hayatlarında hiç kamera görmemiş kasabalılar
harika rol yapmışlar.
Raşid'e filmdeki mihmandarın Amerikalılara insanlık dersi vererek kimin gerçek "barbar" olduğunu ortaya koyduğunu söylüyorum.
Gülümsüyor.
Palmiye ormanı
Atlas dağlarını aşınca taş çölü başlıyor.
Artık (sessiz yer anlamına gelen) Ourzazate yolundayız.
Çevrede sadece taş tezgahları başında pinekleyen ve bitkin yılanlarıyla
fotoğraf çektirmeye gelecek turist bekleyen Berberiler var.
Bir tepeyi aşınca aniden Fas'ın en büyük palmiye ormanı başlıyor.
Az ileride, "Cennetin Krallığı", "Büyük İskender" gibi filmlerin
çekildiği Ait Ben Haddou 11. yüzyıldan kalma dekoruyla gözkamaştırıyor.
Çöl ve palmiye ormanı içindeki bu makyajsız güzellik, Hollywood'a eşsiz
bir doğal plato sunuyor. Faslılar da bunu değerlendirip az ileriye bir
film seti kurmuşlar. Cennetin Krallığı'nın Kudüs sahneleri burada
çekilmiş. Biz geçerken atlılar Kleopatra filminin çekiminden
dönüyorlardı.
Çölde akşam
Çöl gülleri açmış.
i-pod'umda Sting'in "Desert Rose"u çalıyor.
Ve minibüsümüz karlı dağları arkada bırakıp, çöle doğru gidiyor.
Güneş uykuya çekiliyor ağır ağır... Dağlarda turuncu katmerleniyor.
Gölgeler uzuyor. Toprağın ateşi önce göğe, oradan da nehre vuruyor.
Kumdan bir tuval üzerinde Kuzey Afrika'nın renk cümbüşü başlıyor.
Güneş nöbeti aya devreder etmez, sabırsız bir ayaz sökün ediyor.
Dolunay ışığında palmiye ormanlarının içinden çıkıveren cübbeli Berberi erkekler ve peçeli kadınlar, ürkütücü bir hal alıyor.
Kanun eşliğinde kuskus yemenin vakti şimdi...
Sahrada hayal
Sabah Risanni'de minibüsten iniyoruz. Burası yolun sonu... Asfalt bitiyor.
Avucun içinde tül gibi kımıldayan pudramsı bir kum, bizi çölle tanıştırıyor.
Rüzgardan buruşmuş teniyle uçsuz bucaksız Sahra başlıyor.
Bundan sonrası çöl aracı olarak kullanılan 4x4 jeep'lerle gidilecek.
Bir süre sonra onlar da ilerleyemez oluyor. Kafilemizi develer devralıyor.
Birbirine bağlı ikili eşler halinde yorgun develer, ağır adımlarla çöl dağlarının tepesine tırmanıyor.
Ekip şefi Tunç, altındaki huysuz genci rodeocu edasıyla dizginliyor; Ege'yle bizim altımızdaki ise rahvan gidiyor.
Bir süre sonra develer de tırmanamaz olunca inip son tepeye kendimiz tırmanıyoruz.
Atlas dağlarının rüzgarı çölün tenindeki yılan izlerini süpürüyor.
Gün batımını yakalıyoruz.
Ufukta kanaya kayaya çekiliyor güneş... Ense kökümüzde yaman bir dolunay onunla rekabete yükseliyor.
Eşsiz bir med-cezir manzarası...
Az sonra kıl çadırların ortasında çorba, limonlu tavuk ve sebzeli
kuskustan oluşan yemek geliyor. Isı 25 dereceden, eksi 5'e düşmüş
durumda...
Berberiler, çadırların ortasındaki büyücek ateşin başında tamtamlar ve zillerle Afrika dansları yapıyor.
Sonra jeneratör susuyor; ışıklar sönüyor. Ekip, sert yer yataklarında 3 battaniye altında uykuya çekiliyor.
Çölde dolunay sessizliğinin zamanı şimdi... "Gece güneşi", sarı kumları Mars fotoğrafları gibi gerçeküstü bir kızıllığa boyuyor.
Al bir pelerine bürünen ve gelgitleriyle büyüleyen mesafeli, sessiz bir kadın gibi, dolunayda çöl...
Baktıkça içine çeken, yaklaştıkça koynuna gömen ve kapılıp gidenleri yok eden bir cazibe...
Gündüz ateşli, gece soğuk...
Tehlikeli, ama alabildiğine güzel...
Hayale yolculuk
Sabahın çalar saati bendirler...
Saat 6... Karanlık.. Ayaz....
Önce develer uyanıyor, sonra kendini paralarcasına öten bülbüller...
Soğuktan taşlaşmış bedenler, naneli çay ve gözlemeyle ayılıyor.
Derken güneş gelip ışıktan bir örtü seriyor donmuş toprağın üstüne; onu çöle döndürüyor yeniden...
Şimdi dönüş yolunda bu kez güneşi toza bulayarak batıya yöneliyoruz; önümüzde uzun gölgeler, aklımızda güzelim anılarla..
Arapça "gölge"ye "hayal" deniyor.
Hayalimiz düşüyor önümüze... bir hayalin peşine takılıp gidiyoruz...
not: Can Dündar'ın Milliyet Gazetesindeki köşesinden alınmıştır...
Recent Comments